1986 yılıydı. Kayseri’den Elazığ’a doğru gidiyordum. Otobüste yanımda yaşlı bir amca oturuyordu. Dedemizin adı İbrahim Coşkun’du. Gürün’ün Höyüklü Yurt köyünde oturuyordu, bunu sohbetimiz sırasında anlattı bana. Bana oğullarının Kayseri’de oturduğunu ve onları ziyaret ettikten sonra tekrar köyüne dönmekte olduğunu anlattı.

Sohbetimiz esnasında İbrahim Dede’nin dilinin biraz daha doğu Türkçesine doğru kaçtığını fark ettim.

-İbrahim Dede, Gürün’de bu aksanda mı konuşuyorlar dedim.

O da bana, Karapapak Türklerinden olduğunu ve 93 harbinde Kars bölgesinden Kayseri’ye göç ettiklerini anlattı. 93 Harbi 1877-1878 yıllarına tekabül ettiğine göre neredeyse 110 yıl öncesinden bahsediyordu. Karapapak Türklerinden de Papaklar olarak söz ediyordu.

Bana Karapapakların ünlü hikayelerinden Behrali Bey’in hikayesini hülasa olarak geçti ve Karapapak Türklerini anlattı. İbrahim Dede’nin anlattığına göre, Karapapak Türkleri Abbasiler zamanında Mekke’ye yerleşmişler. Abbasiler yıkılınca “terk-i Mekke”, Mekke’yi terk edip tekrar yurtlarına dönmüşler. Yurtları Kafkasların kapısı Kars ve civarı tabii ki…

93 Harbi patlak verene kadar yurtlarında kalmışlar ama 93 Harbinde Ruslarla çok çetin bir savaşa girmişler. Ancak, düşman elinde kalmak korkusu sarınca, çoluk çocuk, kadın ihtiyar hep toplaşıp Kayseri ve Sivas bölgesine kadar gelmişler. İbrahim Dede’nin söylediğine göre Sivas’ın Zara, Kangal ve Gürün’de, Kayseri’nin de Pınarbaşı ilçesi ile Kayseri şehir merkezinde Papak Türkleri (Karapapak) yaşamaktaymış.

İbrahim Dede’nin Karapapaklarla ilgili verdiği bir başka bilgiye göre de Karapapaklar kendi içlerinde Kürtü, Gameri, Arazdı, Garapelli ve Gameli (Kamalı) gibi boylara ayrılıyormuş.

Sonra yine söz dönüyor dolaşıyor Behrali Bey’e geliyor. Behrali Bey destanından parçalar naklediyor bana. Lakin, o yıllarda daha bir ses kayıt cihazına sahip değilim, fotoğraf makinem dahi yok. Ne kadar isterdim ki İbrahim Dede ile saatlerce oturayım ve bu anlattıklarını birer birer kaydedeyim.

Söz Kurtuluş Savaşına geldi. Karapapak atlılarının dillere destan kahramanlıklarını anlattı bana. Gidip de dönmeyenlerin hikayeleriydi bunlar. İkimizin de gözlerimiz yaşarmıştı.

İbrahim Dede, o güzel Karapapak Türkçesiyle manzumeler söyledi bana. Bir cinaslı mani şöyleydi:

Ele mi gargamışa

Gar da yağir gargamışa

Min alkış neylesin

Bir felek gargamışa

(gargamak: beddua etmek, ele mi: öyle mi, alkış: iyi dua, min: bin, yağir: yağar)

Bir başka dörtlük:

Ustatına tenheylerem

Darılmağa yolun var mı?

Çıhıpsan burcu bedene

Ayağında nalın var mı?

(ustat: üstad, tenheylemek: kızmak, darılmak)

Ve İbrahim Dede’den Tiflis şehri üzerine bir şiir geliyor ve ben telaşla kağıdı kalemi elime alıp yazmaya çalışıyorum:

TİFLİS

Diyneyin ağalar tarif edeyim

Açılır baharda gülü Tifliz’in

Tifliz’in etrafı dağdır meşedir

İçinde oturan beydir, paşadır

Sekiz bin mahalle dört bin köşedir

Çarşısı pazarı yolu Tifliz’in

İpliği Hinden bükülür gelir

Buğdayı pirinci ekilir gelir

Goyunu muandan çekilir gelir

Gürcistan’dan gelir balı Tifliz’in

(muan: şehir, Tifliz: Tiflis, Hin: Hint)

O günden sonra İbrahim Coşkun’u hiç görmedim. Oralardan birileri ile karşılaşıp da halini vaktini soramadım. Lakin, onun bana emanet ettikleri ve benim de hasbelkader not ettiğim bu şiirleri ve bu anıyı aziz milletimize teslim ediyorum. Belki bir gün gönül ehli insanlardan biri çıkar da bunların değerini anlar.

S.Burhanettin AKBAŞ / Kayseri Akın Günlük Gazetesi