Erciyes Dergisi 1978 yılında yayın hayatına başladı. Anadolu’da yayınlanan en uzun ömürlü dergi olan Erciyes, kendi rekorunu yine kendi kırıyor. Bu yılın Nisan ayında Erciyes’in 400. Anıt Sayısı yayınlanacak. Derginin genel yayın yönetmeni Alim Gerçel Beyefendi’den bu konuyla ilgili bir mesaj aldım ve çok memnun oldum. Alim Bey, bizlerden 400. Anıt sayı için anılarla yüklü yazılar beklediklerini ifade ediyorlar. Aslında Erciyes gibi yazar kadrosu bu kadar geniş bir derginin yazarlarından onda biri kağıda kaleme sarılsa bu anıları yayınlanacak sayfaları bulmak oldukça zor bir iştir.

Benim Erciyes dergisini tanımam lise yıllarıma kadar uzanır. İstasyon caddesindeki mekanında ziyaret ettiğim Alim Gerçel’den birkaç öğüt almıştım. Bünyan’da gazete çıkarıyorduk ve ben onun heyecanındaydım. Erciyes’i takip etmeye başlamıştım ama bütün eforumu Bünyan’ın Sesi gazetesine harcamıştım.

Sonra üniversite yıllarım geldi. Edebiyat Fakültesi ikinci sınıfta iken Elazığ’da Fırat Havzası Folklor ve Etnografya Sempozyumu vardı. Alim Ağabeyi orada bir kez daha gördüm ve tebliğini sunmuştu, ayak üstü bir konuşma geçmişti aramızda.

Erciyes dergisinin çok zor imkanlarla ve büyük fedakarlıklarla çıktığını biliyordum. Elimizden gelen tek şey dergiye abone olmak ve yazılarımızı göndermek olmuştur.

Erciyes dergisinde ilk yazım 99. Sayıda çıktı. Yazımın adı Bünyan Manileri idi. 104 ve 107. Sayılarda Bünyanlı Aşık Mustafa’nın Şiirlerini Derleme Çalışmaları ve 106. Sayıda yayınlanan Bünyan Ağıtları isimli yazılarım ilk yazılardandır.

1987 yılının aralık ayında Edirne’nin Karaağaç beldesinde öğretmen olarak görevime başladım. Okula geldiğimde gördüm ki okula Batı Trakyalı çocuklar da gelmişler. Türkiye ile Yunanistan arasında bir anlaşma gereği Batı Trakya’dan, özellikle Gümülcine ve İskeçe’den Türk çocukları okulumuza geliyorlardı. Yunanistan Hükümeti, çocukları geç gönderdiği için onlar da okula yeni gelmişlerdi. Okul Müdürümüz Kayseri’den benim geleceğim bilgisini alınca Batı Trakyalı grubun sınıf öğretmenliğini bana bırakmıştı. Benim için biçilmiş kaftandı bu durum.

Batı Trakyalı Türk Çocukları, ilkokul okumadıkları için çok zorlanıyorlardı. Özellikle İskeçe’den gelen çocukların tamamına yakını Kur’an Kurslarını bitirip okula gelmişlerdi. Matematik, Fen ve Sosyal derslerinin tamamı zayıftı. Çocuklar sadece Türkçe (benim dersim), Din Kültürü ve Beden Eğitimi dersinden iyi not almışlardı. Benim dersimden iyi not almalarının sebebi ise ben onların okuma ve yazmalarıyla ilgileniyordum. Ders müfredatı ile ilgili olarak parmağımı oynatamadım. Çünkü, çocuklar Türkçeden okuduklarını iyi anlayamazlar ve dertlerini iyi ifade edemezlerse öğrenim hayatları çabucak bitecekti. Ben ise bu çocukların içinden Sadık Ahmet’ler yetişsin diye uğraşıyordum.

Çocuklara daha yeni bağlanmıştım ki, şubat tatili geldi ve çocuklar otobüslerle, taksilerle Yunanistan’a dönmeye başladılar. Onlara gitmeden önce bir ödev verdim. Dedelerinden, ninelerinden, analarından, babalarından masal, efsane, tekerleme, mani, destan gibi halk edebiyatı türlerini derlemelerini istedim.

Şubat tatilinden ummadığım bir şekilde elleri dolu dolu gelmişlerdi. Hem de Batı Trakyalı dedelerin, ninelerin gönüller dolusu selamı ile birlikte. Biz bu derlemeleri düzenleyip Erciyes Dergisi’ne gönderdik ve 166. Sayıda “Edirne’den ve Batı Trakya’dan Derlenen Masallar ve Efsaneler” başlığı ile yayınlandı. Çocuklar, yazıyı gördüklerinde benim gibi havalara uçtular. Sonra, Erciyes’in 166. Sayısından 30-35 adet dergi gelmişti okula. Bunları çocuklara dağıttık. Dergiler, çocukların kamuflajı ile sınırı geçip Batı Trakya’ya ailelerine ulaşmıştı. Daha sonra Batı Trakya tekerlemelerinin yer aldığı sayı da aynı heyecanı taşıyacaktı. Çocuklar uzun zaman Erciyes Dergisini aldılar ve okudular. Çünkü, gönderdiğimiz abone parasının kat be kat fazlasını Erciyes dergisi posta masrafı olarak harcayıp bize en az 30 adet dergi gönderiyordu.

O çocukların çoğu şu anda öğretmen, doktor, mühendis, teknisyen, kalifiye eleman vs. oldular ve Batı Trakya’ya yerleştiler. Erciyes Dergisini hayatlarından çıkaracaklarını sanmam. Çünkü, onlarla başarının çetin yollarında yürürken elimizde ders kitaplarımızın ve okuma kitaplarımızın yanında Erciyes Dergisi de vardı.

Erciyes Dergisine yıllarca yazı gönderdik. Her zaman böyle mutluluk veren olaylarla karşılaşmadık, bazen de Erciyes’te yayınladığımız yazılardan (derlemelerden) kitap yapan ve bu kitaplaşma esnasında yazılarımızı, derlemelerimizi kaynak göstermeden kullananları gördük. Adamlar Kayseri kitabı yazdılar yıllarca ve iyi de paralar kazandılar. Bizim yazdıklarımızı kitabın arkasına “Erciyes Dergisi Arşivi” diye yazmışlar. Böyle bir şeyin kabul edilir tarafı var mı? Neyse sonrakiler ise adımızı sanımızı kullanmadan, yaptığımız derlemeleri kendileri yapmış gibi Ağıtlar kitabı yayınladılar, Bünyan kitabı çıkardılar. Gözümüz hep Erciyes dergisinin yöneticilerini aradı, acaba ne yapacaklar diye. Ama onlardan yaprak kımıldamadı bile. İşte o vakit, Erciyes’te yayınladıklarımız kurda kuşa yem oluyor hissine iyice kapılıp artık derlemelerimizi kendimize saklamaya başladık. Bilmem iyi mi ettik, kötü mü?