Başlığa bakıp da bizde bir asalet aramayın, çünkü yok. Ben kendi soyumu derinlemesine araştırdım. Rençberlik yapıyorlar, değirmenleri var, harmanyerleri var. Ekiyorlar, dikiyorlar, geçinip gidiyorlar. Asalet denecek bir yön yok. Zaten başkaca da bir asalet aramıyoruz. Şunu bilmek bize yetiyor. Varlar ve bu coğrafyada yaşıyorlar. En azından 500 yıllık bir zamanı ben biliyorum. Bir o kadar da tahmin ettiğim bir derinlik var. 1329-1333 yılları arasında camimiz yapıldığına göre, ki bu dönem İlhanlı dönemidir, bizim ecdadımız daha da eskilere gidiyor olmalıdır.

ÖRDEKOĞLU’NU TANIR MISIN?

Bir tarihte Hisarcık yakınlarında bir evde bulunuyordum. Evine beni davet eden zat, aile asaletlerini etkileyici bir şekilde anlatıyordu. Evin şark köşesinde tarihi eşyalar da sergileniyordu. Bana bir kılıç gösterdi:

-Bu kılıcı bizim aile büyüğümüze bizzat Yavuz Sultan Selim Han, hediye etmiştir.

Büyük bir huşu içinde ve başını da eğerek kılıcı bana uzattı. Kılıcı ben de aynı vakarla alıp kınından çıkarıyordum ki kabzada eski yazı ibareler gördüm. Eh iyi kötü eski yazıyı da okuruz. Kabzadaki yazıya baktım ki kılıç, 1800’lü yılların ortalarına tarihlenmiş. Ne diyeceğimi şaşırdım. Yutkundum kaldım.

Biraz sonra bakır bir sahan kondu önüme. Adam, çok eski zamanlardan kalma bir aile yadigarı diye söz ediyor. Sahanın üzerinde de eski yazı bir ibare var ve orada Ördekoğlu yazıyor. Tarih de var ve bin sekiz yüzlerin sonu… Artık dayanamadım:

-Sizin sülaleye Ördekoğlu mu diyorlar dedim.

-Hayır dedi.

Sahanın üzerindeki ibareyi anlattım, sonra kılıcın da Yavuz dönemine ait olmayıp Yavuz’dan 300 sene sonrasına tarihlendiğini ifade ettim.

ASALET SOYUNDA DEĞİL YARADILIŞINDA…

Anladım ki birileri bu eşyaları toplayıp kendisine bir asalet çıkarmaya çalışıyor.  Halbuki asalet soyumuzda değil, yaradılışımızdadır.  Karşımdaki kişiyi üzmedim tabii ki:

Bütün bu tarihi eşyaları toplamak bir üstünlüktür bana göre dedim. Bu eşyaların sizin ailenize ait olması da gerekmez. Üstünlük Türk tarihine, Türk kültürüne sahip çıkmaktır. Ona ait nesneleri biriktirmektir.

KAYSERİLİN TEYZE BENİ TESELLİ ETTİ

Bir arkadaşımla Kayserili bir teyzenin yanındayız, arkadaşım beni takdim etti. Teyze de sordu bana:

-Nerelisin?

-Kayseriliyim.

-Yerlisi misin?

-Ecdadım Seyyid Burhaneddin Türbesinin dibinde yatıyor ama ben yerlisi değilim.

Teyzem bana dedi ki:

-Üzülme oğlum üzülme, sen de bir Allah kulusun.

Teyzemin  sözleri güldürdü beni:

-İlahi teyze, Allah kuluyuz doğru ama bu üzülmek de neyin nesi onu çözemedim?

Teyzem, tespihine sarıldı, politik davranıp cevap vermedi. Ama bir Kunta Kinte muamelesi gördüğümüzü de düşünmeden edemedim.

 

ELİN ADAMINA EL SALLANIR MI?

Çocukluğumuzda hangimiz uçakların peşine koşmadık, onlara el sallamadık. Hepimiz yaptık bunu. Hele ki Kayseri’de bir hava üssümüz var ve nakliye uçakları şehrin semalarında süzülüp dururlar ve çocukların da dikkatleri onların sütündedir. Bir anne kızıyla çarşıya pazara doğru gidiyor. Kızcağız 7-8 yaşlarındadır. O sırada apartmanların üstünden bir uçak görünür ve çocuğun dikkati uçağa çekilir. Çocuk, yavaşlar ve uçağa el sallar. Annesi kızgınca döner çocuğa:

-Ne yapıyorsun?

-Uçağa el sallıyorum  anne.

-Onlar da seni görüyor mu bari?

-Evet anne, pilotlar bana el sallıyorlar.

Çocuğun bu hayal gücüne aldırmayan anne, çocuğun yüzüne bir tokat indirir:

-Elin adamına el sallamaya utanmıyor musun?

Baban ne yiyecek

Eskiden bağlarda taştan ocaklar yapılır, yemekler tencerelerle o ocaklarda pişirilirdi. Yakacak olarak da ot, çalı çırpı ve tezek kullanılırdı. Anneler çoğu zaman çocuklarını tezek toplamaya gönderirlerdi. Yine bir gün iki çocuk ineklerin yaylım yerinde koşa oynaya tezek arıyorlardı ki, içlerinden birinin annesi çocukların dalga geçtiğini zannederek şöyle bağırıyordu:
– Laaaan! Haceli tezek toplamayınca da ağşam baban gelince ne yiyecek…