Bir bilge kişi, talebelerinin olgunluk derecelerini sınamaya karar vermiş. İki talebesini seçip İstanbul’a göndermiş. Onlara demiş ki:

-Bakın bakalım, Osmanlının payitahtında ne var ne yok. Sonra bana gördüklerinizi anlatırsınız.

Aradan bir zaman geçmiş. Talebelerden biri İstanbul’dan dönmüş. Bilge kişi, ak sakal sormuş genç adama:

-Eeee anlat bakalım, İstanbul’da neler gördün, İstanbul’da ne var ne yok?

Genç adam, anlatmaya başlamış:

-Efendim, İstanbul çok bozulmuş bir yer… Nice ahlaksız insanın olduğunu gördüm. Fuhuş almış başını gitmiş. Edep, erkan, terbiye kalmamış kimsede.

-Pekala, demiş ak sakallı adam.

Beklemişler ikinci talebeyi. O da bir süre sonra çıkagelmiş. Aynı soru ona da sorulmuş. Talebe başlamış anlatmaya:

-İstanbul, ne mübarek bir yer, ne kadar aziz bir şehir… Birbirinden güzel camiler gördüm, içinde huşu ile namaz kılan cemaati gördüm. Birbirlerine güzel sözler söyleyen, insanlara yardım elini uzatan, hayır hasenat sahibi insanları gördüm. Gönülleri de sofraları da açıktı her zaman…

Anlattıkça anlatıyormuş bilge kişiye… Yaşlı adam sözünü kesip onu da yollamış odasına.

Sonra yanındakilere demiş ki:

-İkisine de aynı eğitimi verdik mi vermedik mi?

Diğer ak sakallar:

-Elbette verdik demişler.

Bilge kişi:

-Nasıl oldu da her ikisi birbirine bu kadar zıt iki İstanbul görebildiler?

Diğer ak sakallardan biri gülmüş:

-Bunun cevabı şudur sanırım: Dünyayı nasıl görmek istersen, dünya öyle görünür gözüne…

Hak vermişler bu söze.

Her ikisi de doğru şeyleri gördüler. Her ikisinin sözünde de yalan yoktur. Her ikisi de İstanbul’un bir başka yönünü anlattılar. Birincisi ahlaksız insanları gördüğünde onlara şaşırıp kaldı ve o büyük camileri ve minareleri göremedi. Güzel insanları keşfedemedi. İkincisi ise, güzel insanları arayıp bulunca onların aşkıyla yanıp tutuşurken çevresinde dönüp duran pislikleri hiç mi hiç göremedi, anlayamadı.

HAYATTA HEP ALDATILANLARDAN OLMAK LAZIM

Bir zamanlar bir şehirde orta yaşın üstünde bir esnaf, biriktirdiği bir kısım parayı kaptırmıştı ve bu durum karşısında sürekli üzüntü peyda ediyordu. Eşi ve çocukları, bu durum karşısında çaresiz kalıyorlardı. Bu üzüntüyle ya sağlığı bozulursa ne olacaktı?

O sıralarda yakın mahallerden birine gelen bir pir-i faninin varlığından haberdar oldular. Münasip bir zamanda anne ve çocuklar, ihtiyar adama durumu naklettiler. İhtiyar, sakalını sıvadı, başındaki takkeyi kaşıdı.

-Hele siz gidin evinize, içinizi müsterih tutun bakalım. Ben babanızla görüşürüm.

Çok geçmeden dediğini de yaptı. Esnafın dükkanına uğrayıp elindeki asası ile girdi içeri. Esnaf, beyazlar içindeki bu nurani adamı görünce şaşırdı. Sonra eline sarılıp buyur etti.

Pir-i Fani, soluklandı, suyunu içti. Esnafın hal hatırını sordu. Esnaf bu ziyarete memnun olmuştu. İhtiyar adam, dertleşecek birine benziyordu. Dertleştiler.

Pir-i Fani:

-Oğlum senden bir isteğim var.

Esnaf:

-Buyur dede, elimden gelen ne ise yapayım.

Pir-i Fani:

-Öyleyse sana bir çift öğüdüm var, beni dinle. Kaybettiğin pul (para), çocuğunun parmağından, hanımının gözlerinden, senin kalbinden önemli değildir. Yitenin ya da gidenin arkasından ağıt yakmayı bırak, yüreğine ferahlıktan başka bir şey koma. Her gün Allah’a dua et ve şükret. Çünkü sen aldatanlardan değilsin. Allah sana aldananlardan olmayı nasip etti. Seni aldatan adam, her iki dünyada da kaybedecek. Ama sen her iki dünyada da kazanacaksın. Öyleyse soruyorum sana: Şu an kapıdan o adam girse ve paranı geri verse senin bütün dertlerin sona erecek diye mi düşüneceksin? Halbuki, sen parayla cennetin kapısının açılmayacağını bilirsin. Kafandan çıkar o parayı ve elinin tersiyle it. Ve her gün şükret ve dua et ki sen kimseyi aldatmadın.

İhtiyarın bu sözleri esnafa hoş geldi ve Allah’a “ben kimseyi aldatmadım, ben aldatanlardan değilim Allah’ım” diye dua etti. Yüreğindeki kaygılardan kurtulunca sağlığı düzeldi, hastalık peyda olmadı.

İnsanlar dert sahibi olmasınlar yeter ki, dünya malı haklı kazancın bereketi olarak her daim doğru insanların yanı başında olur. O yüzden helal kazancın lezzeti, tadı ve bereketi paha biçilmez bir güzelliktir.