Birkaç vilayetimizde Nevruz Kutlamalarını yine ibretle izledik.

Meydanlarda terörist başının fotoğrafları var.

Ne olduklarını çok da iyi anlamadığım bir kısım bezler var.

Nevruz ateşi diye yakılan lastikler de bildik manzara…

Ve Türk Dünyasının ortak bayramı olan Nevruz bayramında bu illerimizdeki Nevruz Kutlamalarında Türk Bayrağı yoktu.

Bu da bildik bir manzara aslında…

Maalesef ki alıştırıldığımız manzaralardan biridir bu.

Türk Bayrakları olmadığından mı Türk Bayrağını Nevruz’da sallayamadılar?

Yoksa artık içlerinden mi gelmiyor?

Ya da hiçbir zaman bu insanların Türk bayrakları olmadı mı?

Her neyse…

Biz ant içtik ki dünya durdukça bu coğrafyada olacağız.

Bizimle kader birliği edenleri unutmadığımız gibi, bize ihanet edenleri de unutmamız mümkün değildir.

Ayrıca Türk Bayrağının size ihtiyacı yok. O şerefli bayrağı şerefle taşıyacak milyonlarca insan var bu ülkede.

 

İBRAHİM TATLISES “KÖRDİŞ” SİNGER MI?

Bir Alman TV kanalı İbrahim Tatlıses’in uğradığı saldırıyı haber yapmış. Haber metnini anlayamadım ama içinden bazı kelimeler anlaşılıyordu. Haber sunan kişi, Tatlıses’i Türkiye’de yaşayan Kürt Şarkıcı diye tarif ediyor.  Batılılar bunu hep yapıyorlar aslında. Türkiye’deki insanları böyle tanımlamak işlerine öyle geliyor, öyle geliyor ki…

Bakın şimdi… İbrahim Tatlıses’in Kürt ya da Arap olmasıyla ilgili bir konu değildir bu. İbrahim Tatlıses’in birkaç tane Kürtçe türkü seslendirmesiyle de konunun ilgisi yok. İbrahim Tatlıses, “Ayağında kundura” isimli Türkçe bir türkü ile ünlenmiştir. Bu kadar kasetinin içinde söylediği türkülerin ve şarkıların tamamına yakını da Türkçedir. Ayrıca İbrahim Tatlıses, bizim Kerkük, Şanlıurfa ve Elazığ üçgeninde Türkmen ağzını en iyi kullanan sanatçılardan biridir. Bu hat (Kerkük, Şanlıurfa ve Elazığ), Oğuz Türklerinin yaşadığı Bayat- Bayındır hattıdır ki hoyratlarıyla meşhurdur. Bu bölgenin bayatılarını, hoyratlarını, gazellerini, uzun havalarını söylemek için özel bir hançere gerekmektedir. İzzet Altınmeşe, Nuri Sesigüzel, Kazancı Bedii, Celal Güzelses, Enver Demirbağ gibi sanatçılar bu bölgenin dil özelliklerini en güzel yansıtan sanatçılar oldular.

İbrahim Tatlıses’in özel hayatını, hakkında yapılan spekülasyonları bir kenara bırakınız. Onun söylediği türkülerin büyük bölümü Kerkük, Şanlıurfa ve Elazığ üçgenindeki Türkmen ağzının en güzel örnekleridir.  Tatlıses, eserlerini Türkçe söylemiştir ve Türk Diline hizmet etmiştir. O yüzden Tatlıses, “Turkish Singer”dır ve Türk sanatçısıdır.

Şivan Perver için aynı şeyi söyleyemem mesela… Türkçe eser vermeyen bir sanatçı Türk Sanatçısı olamaz. Bu çerçevede baktığınızda Ahmet Kaya da İbrahim Tatlıses de Türk sanatçılar kategorisine girerler.

Ziya Gökalp de böyle demiyor mu? Türklüğün ölçüsü o kadar belli ki… Türk Milletine hizmet etmek, Türk Milletini yüceltmek, Türk Milletini yükseltmek… Öbür tarafı hikaye…

Türkçeye hizmet etmek de Türk Milletine hizmet etmektir. Türkçe beste yapmak, Türkçeyi şarkılarla, türkülerle yaymak ve Türkçenin güzelliklerini insanlarla paylaşmak da  Türk Milletine hizmet etmektir.

ZİYA GÖKALP’E KÜRT DİYENLERE ZİYA GÖLAKP’İN CEVABI

“Milliyetin tâyini, keyfe tâbi’ bir mes’ele değil, ilmen halli lâzım gelen bir mes’eledir. Ben gençliğimde tahsil için, ilk defa İstanbul’a gittiğim zaman, bu ilmî tahkikata (soruşturmaya) başlamak mecburiyetinde kaldım: Çünkü orada eskiden kalmış fena bir itiyada tebean, bütün Karadeniz Arnavut dedikleri gibi, benim gibi vilâyet-i şarkiye ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar, kendimi hissen Türk sanıyordum. Fakat bu zannım, ilmî bir tahkike [araştırmaya] müstenit değildi [dayanmış değildi]. Hakikati bulabilmek için, bir taraftan Türklüğü, diğer cihetten Kürtlüğü tetkike başladım. Evvel emirde lisandan başladım. Diyarbekir şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe de bilir. Lisandaki bu ikilik, iki suretten biriyle açıklanabilirdi: Ya Diyarbekir’in Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi yahut Diyarbekir’in Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisanî tetkiklerim gösterdi ki, Diyarbekir’in Türkçesi, Bağdat’tan ta Adana’ya, Bakû’ya, Tebriz’e kadar imtidat eden (uzanan) tabii bir lisandan, yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azerî lehçesinden ibarettir: Bu lisanda hiçbir sunî’lik yoktur. Binaenaleyh, Kürtlerin tahrif ettiği (bozduğu) bir Türkçe değildir. (Diyarbekir lisanının Azerî Türkçesi olması, şehirlerin Osmanlı Hükümetinin tesiriyle Türkçe konuştuğu iddiasını da esasından çürütür. Çünkü öyle olsaydı, bu şehirlerde konuşulan lisanın, Osmanlı lehçesi olması lâzım gelirdi).
Diyarbekirlilerin mahdut kelimelerden ibaret olarak söyledikleri Kürtçeye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan fasih Kürtçeden farklı olduğunu gördüm. Kürtçe, Farisînin akrabası olduğu hâlde, nahiv [sentaks] itibariyle hiç ona benzemez. Çünkü Farisîde bulunmadığı halde, Kürtçede, hem tezkîr [erkeklik] ve te’nis[dişilik] hem de Arapçada ve Lâtincede olduğu gibi, i’rab [kelime sonunda harf değişmesi] vardır. Demek ki, Kürtçe, Türk lisanına nispetle daha mürekkep, daha karışıktır. Türkler, kendi lisanlarında tezkîr te’nis, ı’rab gibi ahvale müsadif olmadıklarından, Kürtçenin bu gibi hususiyetlerine nüfuz edememeleri iktiza ederdi. Filhakika, vâkıalar bu suretle cereyan etmiş, Diyarbekirliler Kürtçenin tezkir, te’nis, ı’rab kaidelerini tamamıyla hazır edip, Kürt nahvini Türk sarfına[dilbilgisine] uydurarak, sunî bir Kürtçe icat etmişler. Bu Kürtçeye “Türk Kürtçesi” namını vermek gayet doğru olur. Lisaniyat (Lengüistik) nokta-i nazarından gayet mühim olan bu vakıa, Diyarbekirlilerin Türk olduğuna en büyük bir delildir. Bundan başka, Diyarbekirliler bu lisanı yalnız Kürtlerle konuştukları zaman kullanırlar. Kendi aralarında yalnız Türkçe konuşurlar. Diyarbekirlilerin gûya bildikleri bu düzme Kürtçenin kelimelerine gelince, bunlar da gayet mahduttur. Bu sebeple, boşlukları Türkçe kelimelerle doldururlar. Zaten, Birçoğunun bildiği Kürtçe kelimeler “gel, git” gibi birkaç tabire münhasırdır.
Diyarbekirlilerin Türk olduğunu ispat eden delillerden birini de mezhep sahasında buldum. Diyarbekir’in hakikî ahalisi bütün Türkler gibi Hanefi’dirler. Kürtler ise, umumiyetle Şâfiîdirler. Bu iki alâmet-i mümeyyize, yalnız Diyarbekir halkına mahsus değildir. Şark ve Cenup vilâyetlerimizdeki bütün şehirlerin ahalisi Kürtçeyi Diyarbekirliler gibi tahrif ederek söylerler ve Hanefî olmak alametiyle Şâfiî Kürtlerden ayrılırlar. Bunlardan başka, elbise, yemek, bina ve mobilya gibi harsa ve âdetlere taalluk eden hususlarda da, arada derin farklar vardır. Bu alâmetler, bana Diyarbekirlilerin Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesinin birkaç batın evvel Çermik’ten, yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran, ırk olarak da Türk neslinden olduğunu anladım. “

Küçük Mecmûa, Yıl: 1, Sayı: 29, 25 Aralık 1338 [1922], S.1–6